Böcek lavlarındaki sır
Böcek lavlarındaki sır

Böceklerin büyük bir kısmında yumurta ve yavru bakımı görülmez. Bazı cemiyet hayatı yaşayan böcekler hariç, yumurtalar bırakıldıktan sonra gelişmelerini sağlamak için herhangi bir yardım yapılmaz. Çünkü erginlerin çok sınırlı olan hayatları buna imkân vermemektedir. Fakat yumurtaların bırakılması sevk-i İlâhî ile en münasip zamanda ve en iyi yer seçilerek yapılmakta ve daha sonra yumurtadan çıkacak larvaların en rahat şekilde gelişmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu yazıda değişik böceklerin en aciz ve bakıma muhtaç oldukları larva devrelerinde onlara bahşedilen nimetler ve enteresan hayatları tanıtılmaya çalışılacaktır.
Eumenes cinsi eşek arıları, yavrularına gıda olarak canlı kelebek tırtılları ikram ederler. Bahar geldiğinde bahçe, koruluk gibi yerlerde, özellikle ibreli ağaçlarda bol miktarda kelebek tırtılı bulunur. Bazen bunları birbiri ardı sıra dizilerek âdetâ kervan oluşturmuş şekilde görmek mümkündür.

İşte çam ağaçlarında çok mühim zararlara sebep olan bu tırtılların, tabiî denge içerisinde belli bir miktarda tutulmasını sağlayan canlılardan birisi Eumenes cinsi eşek arılarıdır. Bu arılar kelebek tırtılını kıskıvrak yakalayarak zehirli iğneleri batırırlar. Daha sonra zehrin vücuda yayılıp tesirini göstermesi için arı, tırtılın derisine onu yırtmayacak şekilde masaj yapar. Akıtılan zehirin miktarı o kadar hasas ayarlanır ki. miligramlarla ifade edebileceğimiz çok küçük bir dozda verilen bu zehirle tırtılın bir müddet için felç edilmesi sağlanır, fakat öldürülmez. Etine dolgun olan bu canlı kurban, arı tarafından yuvaya taşınır. Eumenes'ler, küçük çamur parçalarını midelerinden çıkardıkları ifrazat maddeleriyle karıştırarak, bir fındık büyüklüğünde ve çok sağlam şekilde yaptıkları yuvalarına kelebek tırtıllarını itina ile yerleştirdikten sonra, dişi arı her bir yuvanın tavanına iple tespit ettiği yumurtasını bırakır. Daha sonra yuva kapatılarak, canlı gıdalarla yumurtalar baş başa bırakılır. Bir müddet sonra arı yumurtasından, bacakları bulunmayan, ağız parçaları zayıf yapıda aciz bir larva çıkar. Bu larva, sevk-i İlâhî ile önce tırtılın vücut sıvıları ve yağ dokusu ile beslenir. Zaten o anki sindirim sistemi yalnızca bu gıdaları hazmedebilecek şekilde düzenlenmiştir. Kelebek tırtılı, hayatî organları olan sindirim ve sinir sistemleri yeninceye kadar canlı kalır. Acaba tırtıl son anına kadar niçin canlı tutulmaktadır? Biraz düşününce bunun cevabını bulmak zor değil. Evvelâ arı larvasının beslenebilmesi için yumuşak ve taze gıda lâzımdır. Çünkü, larvanın ağız yapısı zayıftır. Tırtıl ölüp de kuruyacak olsa, arı bu larvaları bu sert gıdayı koparıp çiğneyemeyecektir. İkinci bir sebep de kelebek tırtılı ölse, bir müddet sonra üzerinde mikroorganizmalar hızla çoğalacak ve arı larvasına bulaşıp onun da hastalanarak ölmesine yol açacaktır. En ince noktasına kadar plânlanmış bu hâdiseler zinciri karşısında hayret etmemek mümkün mü?
Bu konuda enteresan olan diğer bir misal de gübre böcekleridir. Gübre böcekleri, sadece memeli hayvanların bıraktıkları sindirim artıklarında yaşayabilen canlılardır. Kendilerine çok mükemmel bir koku alma mekanizması bahşedilmiş olan bu böcekler, hayvan daha dışkısını bırakır bırakmaz oraya üşüşürler ve kazmaya uygun bacakları ve başlan ile gübreden parçalar ayırıp bunları top haline getirirler. Kavurucu yaz sıcağında durup dinlenmeden yaptıkları bu zahmetli iş, çok mühim bir maksada yöneliktir. Toprağın derinliklerine çektikleri bu gübre topuna bir müddet sonra dişi böcek tarafından bir yumurta konur. Bu böceklerin larvaları "C" harfi şeklinde kıvrık olup parmak kalınlığında ve tombulcadır. Bu yüzden halk arasında "kadı lokması" ismi verilmiştir. Ağır hareketli olan bu larvanın dışarda kolaylıkla gezip gıda arayamayacağını tahmin etmek zor değildir. Ayrıca bu tombul larvanın başta kuşlar olmak üzere pek çok düşmanının olduğunu da belirtelim. Gübre böceği larvası erginleşinceye kadar olan hayatını ana babası tarafından hazırlanmış bu ideal mekanda geçirir. Görüldüğü gibi gübre böceklerine, hem tabiatın temizliği gibi mühim bir vazife gördürülürken, hem de nesillerinin devamı sağlanmaktadır.
Orman içinde dolaşırken, bazı meşe ağaçlarının yaprakları üzerinde parlak, kırmızı renkli yumrular dikkati çeker. Bu güzel görünüşlü yapılara "gal" veya "mazı" adı verilmektedir ve bunlar gözle güçlükle farkedilen bir tür arı tarafından meydana getirilirler. Mazı arıları, önce meşe yaprağı üzerine çabuk kuruyan yapışkan bir sıvı sürdükten sonra, yumurtalarını tek tek veya küçük gruplar halinde buraya yapıştırırlar.
Daha sonra yumurtadan çıkan larvalar, hayatlarının devamını sağlayacak olan kimyevî bir madde üretmeye başlarlar. Bu madde meşenin yaprağına sürüldüğünde tesir ettiği hücrelerin fizyolojileri ve hatta genetik yapıları değişerek âdetâ kanser hücreleri gibi anormal büyümeye başlarlar. Bitki, önce larvanın etrafında, protein, şeker ve yağ bakımından zengin, besleyici bir tabaka meydana getirir. Daha sonra bunun etrafı, sert ve kalınca olan ikinci bir tabaka ile örtülür. Mazı arısının larvaları erginleşinceye kadar, hem gıda bakımından, hem de savunma bakımından mükemmel olan bu mekanda yaşarlar. Bu mekanizma, görünüşte meşe ağacı için bir zulümdür. Çünkü mazı, onun vücudunda meydana gelen âdeta kanserli bir dokudur ve fazla miktarda gıdasını tüketmektedir. Oysa yapılan araştırmalar, meşenin de bu işten kârlı çıktığını ortaya koymuştur. Mazı arısının meydana getirdiği "beta indolik asit" isimli kimyevî madde, meşe ağacını diğer zararlı orman böceklerinin saldırısından korumaktadır. Yani bir nevî immün sistemi meydana getirir. Kendini savunmaktan aciz olan bu küçücük kurtçuğa acaba hangi "evrimsel güç (!)" sihirli bir sıvı meydana getirtip, bununla kendisi için harika bir mekâna sebebiyet vermeyi öğretmiştir?
Bazen, gazete sütunlarında çok uzak diyarları görmek için evinden kaçan çocukların haberleri yer alır. Bu kaçamak seyahat, çocuğun ilerki hayatında tatlı bir hatıra olarak kalır. Şimdi de Meloe cinsi kınkanatlıların larvalarının başından geçen ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için mecburi olan çok heyecanlı seyahatlerini inceleyelim:

Meloe böceği, toprağa yumurta bıraktıktan üç hafta kadar sonra, bunlardan gayet hareketli larvalar çıkar. Maceracı ruhlu bu larvalar, sevk-i İlâhî ile kendilerine en yakın olan çiçekli bitkilere tırmanarak çiçek içinde saklanırlar. Bir müddet sonra polen toplamak için gelen arılar, günlük vazifelerini görürken, larvalar, bunların vücudundakikıllara tutunarak arı ile beraber kilometrelerce uçarlar. Arı kovana geldiğinde tüyleri arasındaki davetsiz misafirler farkedilmez ve içeri girmiş olurlar. Arıların meydana getirdiği ballar peteklere boşaltılırkenMeloe larvaları alelacele balın içine dalarlar ve kraliçe arının bırakmış olduğu yumurtaya ulaşarak onun içinde gelişmeye başlarlar. Yumurtaya ulaşamayan larvaların ise bal içinde boğulduğu gözlenmiştir. Bir müddet sonra hem yumurtayı, hem de petekteki balı bitiren larvalar tombullaşarak beyaz bir renk alırlar. Daha sonra da kovanı terkederek toprakta pupa olur ve hayatlarını tamamlarlar. Ne yazık ki, Meloe larvalarının bir kısmı bu uzun yolculukta telef olmaktadır. Özellikle çiçekte arıyı beklerken bazı larvalar yanlışlıkla kınkanatlılar, sinekler gibi başka böceklere tutunmakta ve bala ulaşamamaktadır. Meloe böcekleri bu kaybı çok sayıda yumurta bırakmak suretiyle (2000 ila 4000 arasında) telafi ederler. Zaten hepsi ulaşmış olsaydı bütün arı larvaları yenilecek ve bu, arı kovanının felaketi olacaktı. Görüldüğü gibi hem Meloe'nin hem de arıların hayatlarının devamı bakımından bu zayiat bir rahmettir. Misallerden de anlaşıldığı gibi böceklerin en aciz ve bakıma muhtaç oldukları larva döneminde, Rahmet-i Sonsuz tarafından beslenmeleri için en harika gıdalar mükemmel bir zamanlama ile onlara sunulmakta ve hayatlarını böylece devam ettirmektedirler.

 
Bu Site Sorunsuzhosting Tarafindan Host Edilmektedir